Sizin Masalınız

Çok soğuktu hava. Otobüsü bekliyorduk. Elimi montumun ceplerine soktum. Bir kağıt parçası geldi elime. Çıkarıp baktım. İki gün önce masamın üstünde bir kağıt parçası görmüştüm ve kenarındaki buruşukluğu sevmemiştim. Buruşuk kısmını koparıp bakmıştım. Çok güzel olmuştu kağıt. Üzerine “bak güzel oldun” yazmıştım. Gerçekten güzel olmuştu.

Odama girdiğimde aramız hemen bozulan montumu, yatağın üzerine atmıştım yine. Onun cebine koymuştum kağıdı. Olur olmadık bir yerde karşıma çıkıp, güzel bir şeylerin de var olduğunu hissettirsin diye. Kağıdı görünce gülümsedim sadece. ‘Çok soğuk’ olan hava hala soğuktu. Ama gülümsedim.

Otobüsü beklemeye devam ediyorduk. Ellerim ceplerimde değildi. Unutmuştum kağıdı. Bir rüzgar esti ve cebimin içinde duran kağıt rüzgara eşlik etti. Baktım arkasından, umursamadım. Sonra bir daha baktım. Acaba? diye sordum kendime. Deliliğime sırıta sırıta yanına doğru yürümeye başladım. Arkadaşlarım bakıyordu arkamdan, hissediyordum. Kağıda yaklaştığımda, o da yürümeye başladı. Rüzgarın sırtına atlamış, at gibi sürüyordu onu. Ben de peşinden gidiyordum. Yapmıştım bir kere ‘beyaz tavşan’ muamelesini ona, artık dönüş yoktu. Bu da benim hikayemdi belki.

Ne peşinden koşuyordum, ne koşar adım gidiyordum. Rahatsız etmiyordu hızımız ikimizi de. Dalgaların kıyıya vurarak bittikleri andan itibaren yavaşça geriye döndükleri an gibi pürüzsüz ilerliyorduk. Etrafımızda hiç kimse kalmamıştı. Neredeyse bir şarkıyı yarısına kadar söyleyebilirdim içimden, yürüdüğüm süre boyunca. Kağıt yavru kedi gibi ilerlemeye devam ediyordu. Bir şey gösterecekti bana belli. Onun için yaratmıştım sanki onu. Sanki ben ona güzel bir şey vermiştim, o da bana karşılığında teşekkür edecek gibi ilerliyordu. Ya da Alice’in beyaz tavşanı muamelesi yaptığım için kendimi buna inandırıyordum. Güzeldi inanmak. İçindeki cümleleri toplasan iki sayfa bile etmeyecek çocuk masalları kadar da olsa, benim masalım olacaktı bu. Durdu kağıt. Bakındım etrafına evrenin sırrını bulacakmışım gibi. Yoktu bir şey. Üzülmedim pek. Dedim ya, kısa da olsa, artık benim de bir masalım vardı içinde yaşadığım. Hayır. Vardı galiba bir şey.

Ben çocukken sürekli legolarla oynardım. Sıradan figürleri geçtim, içine motor taktığım; gemi ve araba çalışmalarım bile oldu. En fazla su dolu leğende yüzdürüyordum gerçi ama yine de Facebook’a girmek zorunda olmaktan iyiydi. Güzel besledim çocukluğumu. Legolarla bu kadar haşır neşir olduğumdan olacak, liseye kadar en sevdiğim eşyam; siyah, kare legoydu. Bir sürü vardı bunlardan. Özellikle bir tanesini seçmemiştim ama nerede görsem seviniyordum. Bunun için masalarımın üzerinde hep bu siyah, kare legodan oldu. Bakınca eskiyi hatırlıyordum. Bakınca, hala halının üzerinde oturup oyun oynayan halimi görüyordum. Bakınca, bir şeyleri kaybetmemiş olduğum zamanları hissediyordum. Ama sırtımı dönmüştüm o küçük lego parçasına. Unutmuştum yıllardır varlığını bile. Ayıp ettim.

Kağıt, küçük, siyah, kare lego parçasının üzerinde durmuştu. Güldüm. Kağıt çok güzeldi. Lego çok güzeldi. Her ikisi de beni seviyordu. Legodan özür dilemek için cebime koydum. Yeni arkadaşı “kağıt”ı da yanına koydum.

Kağıdı ben yaratmıştım. Çirkin kenarını ellerimle kesmiştim. Ellerimle yazmıştım nasıl davranması gerektiğini. Farkında olmadan yapmıştım ama yapmıştım. Yapmışım. Kendi masalımızı kendimiz yaratıyormuşuz sanırım. Başıma bir masal gelse keşke diye beklemenin lüzumu yok.

Lego’mun ve Kağıt’ımın selamı var. Saygılar.

Bayramlarda Yalnızlasan Insanlar

Bayramlarda yalnızlaşan insanlar var. Pek samimi olunmayan ve hatta sevilmeyen arkadaşlarla, mecburen veya yanlışlıkla topluca oturulan anlar vardır. Yanlışlıkla o masaya oturan o adam, herkes birbiriyle konuşurken, aklına bir şey geldiği için kendi kendine bıyık altından sırıtır. Sadece aklına gelen “bir şey” ile eğlenebilir ama o an. Çünkü onun mutluluğu o masada değildir.

O masaya oturmayı en başından reddeden insan gibi bayramlarda yalnızlaşan insanlar. Nasılsa her zaman mutluluğa, o masada oturup yalandan kahkahalar atan insanlardan daha yakın olacaklar diye yalnızlar belki de.

Size bir fıkra anlatayım mı?

Küçükken çok fazla duyduğumuz

-Sana bir fıkra anlatayım mı?

+Anlat

-Anlat demekle olmaz sana bir fıkra anlatayım mı?

şakasını hepimiz hatırlıyoruzdur. Ne kadar illet bir şey olduğunu da hatırlıyoruzdur. Şimdi size bunu ilk kimin bulduğunu anlatıyorum. Başka hiçbir yerde duyamayacağınız eşsiz bir hikaye.

Birgün bir sebepten ötürü Erkin Koray ve Vahe Kılıçarslan aynı masada oturuyorlarmış. Vahe Kılıçarslan, Erkin Koray’la muhabbeti esnasında “Sana bir fıkra anlatayım mı?” demiş. Erkin Koray da “Anlat” demiş haliyle. Vahe Kılıçarslan’da “Anlat demekle olmaz sana bir fıkra anlatayım mı?” demiş. Erkin Koray biraz şaşırmış. Kaşlarını kaldırarak “Nasıl?” diye sormuş. Vahe Kılıçarslan bu sefer “Nasıl demekle olmaz sana bir fıkra anlatayım mı?” demiş. Bu olay bildiğimiz şekilde 7-8 kere tekrarlanmış. En sonunda Erkin Koray öyle bir sinirlenmiş ki, gitarıyla Vahe Kılıçarslan’ın suratına bir vurmuş, Vahe Kılıçarslan korkudan donup kalmış. Böyle donmuş bir şekilde beklerken, birden “cansız mankenlik” kavramını keşfetmiş.

Bu hikaye tamamen Akın Eroğlu ile beraber saçmaladığımız bir hikaye. Aslında çok daha uzun ve farklı isimlere sahip bir hikayeydi ancak bazı şeylerden çekindiğimiz için bu versiyonunu yayınladık. Belki devamı gelebilir.

Her zaman sustuklarım

Bazen ben susuyorum. Hayır. Ben her zaman susuyorum. Benim yerime zaten konuşan bir sürü insan var. Ben de konuşursam başınız ağırır diye susuyorum. Ama çok fazla konuşuyorlar. Çok fazla bilmeyip, çok fazla konuşmak dünyanın en rahatsız eden şeyi olabilir. Güçsüz ve barışçıl bir ülkeye saldıran, kana susamış bir ülke kadar rahatsız edici bence.

Artık bildiğiniz gibi kimse sokaklarda tanışmıyor. İnternette tanıyorsunuz insanları.Facebook’ta istemediğiniz halde listenizde duran o insanların boş konuşmalarına, benim kadar siz de sinirleniyorsunuz biliyorum. Twitter’da, daha ergenliğini bitirmeden bir çok şey bildiğini sanan o insanın kurduğu cümlelerin beni ne kadar rahatsız ettiğini tarif edebilecek kadar güzel cümle kurabilmek isterdim mesela. Bir de şu başka şehirdeyken sesi çıkmayan, ama İstanbul’a gelince neredeyse girdiği tuvalette bile check-in yapan insanlar var. Haa. Aslında hiç alakası olmaması gereken şeyleri ‘beğen’en insancıklar da var. Katılmayacağı hatta bilmediği etkinliklere katılacağını söyleyenler gibi. Peki Twitter’da herkesin ama herkesin yazdığına verecek bir cevabı olan ve her şeyde kavga çıkarma potansiyeli olan insan? Peki peki, yazdığınız bir şakayı ciddiye alıp “aaa o öyle değil kiiiiii” diyen maymun? Pardon insan? Daha bir sürü var bunlardan. Yüzüne bakmak zorunda olduklarım var ayrıca. Bunların böyle insanlar olduğunu bildiğim halde. Varlığı bu kadar rahatsız ettiği halde, oturup konuşmak zorunda olduklarım var. Hepimizin var. SEN! Bana bak sen de bu yukarıdaki örneklerden biri olabilirsin. Eğer bu yazıdan kendine pay çıkarıyorsan, ki kesin çıkaracaksın. Kesin “aa evet ya var böyleleri” diyeceksin. Sana sesleniyorum: Dünyada hiçbir zaman kendine dışarıdan bakma şansın olmayacak. Ben senin için bakıp söylüyorum. Bu kadar egoya gerek yok. Kendindeki eksikleri görüp, kabul edip, düzeltmeye çalış. Gerçekten mutlu olacaksın. Öyle yalandan @asmalımescit /w 2 others ahahaudha yazmana da gerek kalmayacak. Gerçek mutluluk diyorum lan? Bence bir dene.

Şimdi bana da “e sen kimsin ki…” ile başlayan cümleler kurmaya hazırlanan insan. Sen “O” sun işte. Kendine yakalandın. Yukarıda söylediklerimi, ben senin arkadaşınmışım gibi dinle. Senden bunları yaptığın için nefret etmiyoruz. Bunların farkına varıp düzeltmediğin için nefret ediyoruz.

very

[Flash 9 is required to listen to audio.]

593 plays

Bir şarkı vardı benim hayatımda 3-4 senedir sürekli dinlediğim. Ama çok sevdiğim bir şarkıydı. Ben bu şarkıyı bilgisayarımda olan ve ismi sadece tarihten oluşan kayıtlı bir radyo programından dinliyordum. Kayıt, bir saat civarındaydı. Ama benim sevdiğim şarkı 17. dakikasında başlıyordu. Ne zaman bu şarkıyı dinlemek istesem uzun podcasti açıp 17. dakikasına getirip öyle dinliyordum. Şarkının ismini özellikle bulmak istemedim. Hiç beklemediğim bir anda karşıma çıkmasını bekledim hep. Daha sonra yaklaşık 3-4 ay önce bilgisayarıma attığım son formatta, arşivimdeki diğer parçalarla beraber bir kazaya kurban gitti. Önce Google’da hatırladığım kadarıyla sözlerini yazarak bulmaya çalıştım ama sonuç hüsrandı. Bir şekilde karşıma çıkar diye umdum.

Bugün cizenbayan ile telefonda konuşurken “bak bu şarkı da güzel” dedikten sonra bana bu şarkıyı yolladı. Ben şarkıyı açtığım anda ilk başta toparlayamadım. Sonraki 10-15 saniye içinde şarkıyı hatırlayıp, şarkı bitene kadar şaşırmaya devam ettim.

Şarkıya illa ki bir yerde denk geleceğimi biliyordum ama bu kadar çabuk ve bu kadar ilginç denk geleceğimi hiç tahmin etmemiştim. Şimdi o şarkıyı siz de dinleyin. Şaşırmayacaksınız belki ama dinleyin. cizenbayan‘a da burada sizin huzurunuzda tekrar teşekkür etmek istiyorum. Çok acayipli bir insan.

Farkında mısınız? Degilseniz, Olun

Farkında olmadan, hatta hiç istemediğimiz halde, sırf yeterince dikkat etmediğimiz için, bir başkası için çok önemli olan bir şeyi mahvedebiliyoruz bazen.

Bir bahar sabahında, kalabalık şehir merkezinden uzakta bir orman varmış. Haftasonu için şehirden uzaklaşan insanlar, piknik için hazırlıklarını yapmaya başlamışlardı. Yere serilen renkli örtüler, kendileri için uzay boşluğu tadında olan geniş çimlerde koşturan çocuklar ve bu insanların arasında uçmaya çalışan renkli ve büyük kanatlı kelebekler. Fantastik bir bahar fotoğrafı gibi. Bol yeşilli, bol renkli ve bol neşeli.

Ancak bir diğer yanda, bu güzel bahar havasını “savaşa uygun koşul” olarak nitelendiren “Siyah Karıncalar” ve “Kırmızı karıncalar” vardı. Bir kış günü yemek paylaşımından doğan kavganın hesap günü gelip çatmıştı. Her iki taraf da  yuvalarında son hazırlıklarını tamamlamıştı. Krallarının önderliğinde, savaş meydanına ilk çıkan taraf Siyah Karıncalar’dı. Kırmızı Karınca’lar cüsselerinin de verdiği özgüven ile, kasılarak çıkıyorlardı savaş meydanına. Saldırı pozisyonu aldıklarında, Kırmızı Karıncaların kralı kendini beğenmiş bir şekilde, ufak bir el hareketiyle “saldırın!” emrini vermişti mağlubiyeti aklından bile geçirmeyerek. Siyah Karıncalar sayı olarak çok daha fazlalardı ancak Kırmızı Karıncaların iri ve güçlü olmaları, bu sayı farkını ortadan kaldırıyordu.

Kırmızı Karıncalar, Siyahların üzerine dev okyanus dalgaları gibi çarpmaya başlamıştı. Siyah karıncalar da savunma düzenlerini bozarak Kırmızıların bacaklarına saldırmaya başlamışlardı. Siyah Karıncaların kralı, savaş meydanında cüssesine bakmadan, bağırarak ve koşturarak Kırmızı kralı arıyordu hesap sormak için. Bu sırada birer birer yere düşen Kırmızı Karıncalar, ölmeden önce en az bir deste Siyah Karıncayı çoktan öldürmüş oluyorlardı. İki taraf da kayıp veriyordu ancak savaşçıların güç ve sayı dengesi bozulmadan devam ediyordu savaş.

Uzaklarda sadece savaşçılarına emir yağdırarak duran Kırmızı Kralı gören Siyah kral, öfkeyle üzerine koşmaya başlamıştı cesurca. Kendisine doğru yaklaşmakta olan tehlikeyi farkeden Kırmızı Kral da hazırlanıp düşmanıyla çarpışmak için koşmaya başlamıştı. İlk çarpıştıkları anda, Kırmızı Kralın bacaklarının arasından geçerek, arka ayaklarından sırtına çıkan Siyah Kral, Boynunu ısırabilmek için Kırmızı Kral’ın sırtında ilerliyordu. Isırılmasına izin vermeden silkelenen Kırmızı Kral, Siyah Kralı ayağının dibine düşürmüştü. Toparlanmaya bile fırsat bulamadan kendisini Kırmızı Kralın ağzında sallanırken bulmuştu Siyah Kral. Bunu gören Siyah Karıncalar, uğraştıkları her şeyi bırakıp “Kralım! Kralım!” nidalarıyla krallarına doğru koşmaya başlamışlardı. Bu sırada Kırmızı Kral, karnından ısırdığı Siyah Kralı acımasızca bir sağa bir sola savuruyordu. Siyah Karıncalar, Kırmızı Kralın ayaklarına yapıştığı anda Kırmızı Karıncalar onları durdurmak için çok geç kalmışlardı. Kırmızı Kralı saniyeler içinde yere seren Siyah Karıncalar dev bir çember oluşturmuşlardı ve çemberin ortasına krallarını almışlardı canları pahasına korumak için. Siyah Kralın durumu pek iyi değildi. Kırmızı Kralın durumu ise Siyah Kraldan çok daha kötüydü. Siyah Kral, askerlerine moral verme amacıyla ayağa kalkmaya çalışıyordu tek eliyle. Üzerinde aldığı darbenin acısı ve ağırlığı vardı. Biraz olsun ayakta durabildiği anda, yumruğunu kaldırabildiği kadar yukarıya kaldırıp, var olan bütün gücüyle “SALDIRIN!!” diye kükredi. Bu görkemli sesi duyan Siyah Karıncalar, aldıkları moralle saldırmak için hazırlandılar. Sonra biri geldi…Aslında sadece kaçan topunun peşinden koşuyordu. Ama biri geldi işte. Belki bilse veya görse istemezdi bunu yapmayı. Ama bazen birilerini istemeden incitiyoruz işte. Farkında bile olamıyoruz neyin, kimin için ne kadar önemli olduğunu.

Sosyal Medya ve Mahalle Ortamı

Merhabalar efendim. Twitter’ın sahip olduğu şöhreti anlatmama lüzum görmeden konuya giriyorum. 14 senedir yoğun bir şekilde internet kullanıyorum. Mirc ve Icq zamanlarından sonra ilk defa onlar kadar samimi olan bir ortam oluştuğunu düşünüyorum Twitter ile birlikte. Ancak Twitter ile gelen bir başka durum var. Mirc zamanına göre internet kullanıcısı çok daha fazla ve medyadaki yeri artık çok ayrı. Bunun için Twitter şu ana kadar olan bütün oluşumlardan daha farklı bir yerde.

Sosyal MedyaBen Twitter’ı Süper Baba, Ekmek Teknesi, Mahallenin Muhtarları gibi dizilerdeki mahalle ortamına benzetiyorum. Herkes sanki sabah uyanıp dükkanının kepenklerini açıyor. Herkesin farklı bir karakteri var, herkes birbirini zaten tanıyor ve hatta zaman zaman diziye yeni karakterler ekleniyor, yeni birilerini takip ettiğimiz zamanlarda. Bir de malumunuz son zamanlarda TRT Haber’de Serdar Kuzuloğlu‘nun programı olan Sosyal Medya var. Sosyal Medya’ya aramızdan biri çıktığı zaman sanki mahalleden biri televizyona çıkmış da hepberaber oturmuşuz onu izliyormuşuz gibi hissediyorum.

Bu durum littleiv3‘ün katıldığı bölümü izlediğimde ortaya çıktı ilk olarak. Ancak istiklalakarsu programdayken daha da baskın oldu. Ben Twitter’a normalde olmam gerekenden çok daha geç bir zamanda geldim ve biraz geç kaldım olaylara ama nerdeyse istiklalakarsu ile littleiv3‘ü 1 seneden fazla bir süredir takip ediyorum. Sadece bu iki twitter kullanıcısından bahsetmem, onları kayırmamdan dolayı değil, bu hissettiklerimin onların olduğu programda ortaya çıktığından dolayı onlardan bahsediyoum. Yoksa hepinizi ayrı ayrı zaten severek takip ediyorum.

Neyse efendim istiklalakarsu programdayken bi ara Serdar Kuzuloğlu kimlere güldüğünü sordu. İstiklalakarsu da en çok güldüğü bir kaç ismi sıraladı. O isimleri sıralarken ben yerimde duramadım. Aslında kendi ismimi duymak istediğim için heyecanlanmadığımı sonradan farkettim. Ben orada tam olarak mahalle duygusunu yaşıyordum. Saydığı isimlerin hepsini ben de tanıyordum ben de gülüyordum. O an ben de oradaydım. Bu beni çok duygulandırmıştı.

Varmak istediğim nokta şu; Bu ortamda bu mahalle olgusu aslında pek de yanlış bir benzetme değil. Uzun yıllardan beri ilk defa, ileride kendisinden özleyerek bahsedebileceğimiz bir şeye sahip olduk. Bunun kıymetini bilin. Ve burada daha da fazla eğlenmemizi sağlayan istiklalakarsu, littleiv3, borastronaut vs. gibi twitter fenomenlerine kendi adıma teşekkürü bir borç biliyorum. Ayrıca yaptığı programla bir nevi mahallemizin muhtarlığını yapan Serdar Kuzuloğlu‘na ayrıca teşekür ediyorum. Olaya biraz duygusal yaklaştığımı savunup “aww gay” diyenler de olabilir. Açıkçası umrumda da değil. Çünkü benim gibi düşünenlerin daha fazla olduğuna eminim.

Not: Önümüzdeki günlerde tanıdığımız isimlerden oluşan bir mahalle görseli hazırlayacağım. Herkesi kendisine ve karakterine benzetmeye çalışacağım. Umarım destek olursunuz. Okuyan bütün mahalle ahalisine teşekkür ediyorum.

Evren Demirkutlu

Anılarımız Var, Unutamadıgımız

Bazı anılar vardır küçükken yaşadığımız. Çok sıradan da olsalar, çok kısa da sürmüş olsalar, bize çok ilginçlermiş gibi gelir. O anda aldığımız tadı, bir daha ona benzer bir şey yaparken asla alamayız. Küçük olduğumuz için mi o tat benzersiz gelir yoksa o gerçekten farklı bir tat mıdır?

Ben bir kitap okudum ilkokuldayken. Şişkolarla Sıskalar diye. Orjinal adı Patapoufs Et Filifers‘miş çok sonra öğrendim. Açıkçası pek de umrumda olmadı. Ama belki ilgilenen olur diye belirteyim dedim. Benim için önemli olan adı değildi çünkü. Kitap daha önce okuduğum kitaplardan farklıydı. Bu kitap belirli aralıklarla hep aklıma gelir, hep okumak isterim ama o büyüyü bozmamak için okumam. Halbuki neredeyse her şeyini unuttum. Sadece çok etkileyici olduğundan eminim. Aklımda kaldığı kadarıyla anlatacağım bir kaç yerini.

Kitapta iki tane arkadaş vardır. Biri şişko diğeri sıska. Tam hatırlamıyorum ama bunlar bir şeyler yapıyorlar, gezerken büyük bir taş buluyorlardı galiba. Bu taşın arasında da büyük bir çatlak buluyorlardı. Bunlar bu çatlağın arasından aşağı inmeye başlıyorlar. uzun uzun merdivenlerden iniyorlar ve bambaşka bir dünyaya çıkıyorlar.

Lan ben bunu bi okudum. Aklım oynadı yerinden. Evde koltukta yatarken böyle suratımı koltuğa dönüyordum karanlık oluyordu, yastığın arasında bir çatlak buluyordum ve uzuun merdivenlerden inerek bambaşka bir dünyaya adım atıyordum. Sonra o dünyada saatlerce kalıyordum ben. Ama bunu hergün tekrarlıyordum. illa koltukta yatmam gerekmiyordu o çatlağı bulmak için. Battaniyenin altına giriyordum, dolabın içine giriyordum. Bir şekilde bulduruyordum o çatlağı ama ben. Yıllarca sürdü bu. Hala da çok sıkıldığımda, moralim çok bozuk olduğunda, kısacası o çatlağı kullanmak için en ufak bir bahane bulduğumda inerim o bambaşka olan dünyaya, kendi yarattığım merdivenlerden.

Eminim buna benzemese de, bu bir kitap olmasa da herkesin bu tarz bir anısı vardır küçükken etkisi altında kaldığı ve hala aklına gelen. Hepinize kendi anılarınızın içinde iyi eğlenceler efendim. Sevgilerle.

Aklımızın Almadıkları

Merhabalar efendim. Takip edenler bilir. Gargamel’le ilgili yazıda bir arkadaşımdan bahsetmiştim. Takip etmeyenler de bir şey kaybetmiş değil gerçi. Benim Can diye bir arkadaşım var. Kendisiyle konuşurken, “arabalar“ın kendisine çok korkunç geldiğini anlattı. Hiç anlayamıyormuş nasıl olurda insanlar metal bir kutuya güvenerek içine girip o kadar hızlı gidebiliyormuş. Bu böyle mal mal anlatırken düşüncelerini, dedim ki “E amına koyim sen arabalardan böyle korkuyorsan, uçağa binmeye kalksan daha bilet alırken ölürsün heralde” dedim. O da dedi ki “Abi onu hiç sorma zaten ya onu hiç aklım almıyor” dedi.

Hayır şimdi sokaktan geçen sıradan bir vatandaş söylese bunları, pek dert etmeyeceğim ama bu adam bir de güzel üniversitelerimizin birinde Fizik okuyor. O değil de arabaları siktir edin şimdi. Benim asıl akıl erdiremediğim “kaset”. Bunu şimdi müzik setine, walkman’e takıyorsun bu da o banttan okuyarak ses çıkarıyor he mi? Valla olmaz o iş hacı. Bi iş var bunda ama aklım almıyor işte.

Gargamel’in ne yaptıgı belli degil.

Bir gece durup dururken Gargamel’e sinirlendim ve “Koskoca ormanda yiyecek şey mi yok arkadaşım? Niye gidip Şirinler’i yemeye çalışıyorsun? Git üzüm falan ye” gibisinden bir tweet yazdım. Sonra bir kaç dakika içinde 10-15 kişi Gargamel’in, Şirinler’i yemek için değil altına çevirmek için yakalamaya çalıştığını söyledi. Bunun üzerine bir şeyleri yanlış bildiğimin farkına vardım.

İçeri geçip, mal gibi televizyon izleyen arkadaşımın yanına gittim ve Gargamel’in Şirinleri neden kovaladığını hatırlayıp hatırlamadığını sordum. Verecek cevabı olmayınca “Oğlum yemek için kovalamıyor muydu ya onları?” diye üsteledim. O da biraz durup “Abi galiba tam yemek için değildi ya” dedi. “E bu adam sürekli ‘Hmm çok lezzetli’ diyip diyip ağzının suyunu akıtıyordu” dedim. Arkadaşım da “Abi önemsizlerden bir kaç tane yerdi ama yine de tam yemek için kovalamıyordu galiba.” dedi. “Yani Gözlüklü’yü, Uykucu’yu falan yerdi ama Şirin Baba’yı yemezdi heralde.” diye de devam etti. Sonra biraz durdu. İkimiz de sustuk biraz. Sonra bu yine “Şirin Baba oğlum bu. Önemliydi sonuçta. İlla ki bir işe yarardı.” diye iyice gaza geldi. Zaten ben de iyice ikna olmuştum. Tekrar twitter’a girip yorum yapan arkadaşlara teşekkür ettim ve muhtemelen onların haklı olduğunu söyledim. Ama bu Gargamel’e olan nefretimi değiştirmiyor tabi.